Sevdiğin kişiyi 10 yılın ardından ilk defa görüyorsun. Yüz yüze geldiğinde ne yaparsın?
İlk önce uzun uzun bakarım… Yüzündeki her bir detaya; alnına, kaşlarına, gözlerine, dudaklarındaki ifadeye, belki de onca sene boyunca yaşadıklarından dolayı oluşan kırışıklıklarına. En nihayetinde en çok gözlerim özledi onu; doyasıya görsün, hissetsin, fark etsin. Ardından düşünürdüm elbette, 10 yıl boyunca nasıl bir manzaradan mahrum kaldım diye. Yoğun bir pişmanlık sarardı bedenimi; ben nasıl mahrum kaldım bu kokudan, bu histen ve bu güzellikten? Elbette sarılırdım sonra; sanki bir daha karşılaşamayacakmışız gibi, gözlerine bir daha bakamayacakmışım gibi, kokusunu içime bir daha çekemeyecekmişim gibi…
Öylesine bir sarılmak ki bu; sanki bedenlerimiz bütünleşip tek bir beden olacak, sanki ruhlarımız tüm somutluklardan kopartıp bu dünyadan götürecek bedenlerimizi… İşte tüm bu hisler daha da berraklaştırıyor hayatın anlamını. İnsan hayatı boyunca bu anı arar; bulduğu zaman önemini fark etmez, sonra kaybeder bu hediyeyi.
Ve öylece durur; ruhu özünden ayrılan bir beden gibi…
